TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu – 2010
TİHV Yayınları
ÖZET

ÖNSÖZ: Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) 20. kuruluş yıldönümünü kutladığımız 2010 yılını geride bıraktık. Bir yıl boyunca gerçekleştirdiğimiz çok sayıdaki etkinliklerle hem TİHV’i tanıtmayı hem de Türkiye’deki işkence ve cezasızlık olgusuyla mücadeleyi güçlendirmeyi amaçladık. 26 Haziran 2010’da İşkence Görenlerle Dayanışma Günü etkinlikleri çerçevesinde Ankara’da Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi açtığımız “Yokluğum Varlığına” Sergisi 21–28 Haziran 2010 tarihleri arasında ziyaretçilere sunuldu. İnsan hakları haftasındaki İzmir ve Diyarbakır etkinliklerinden sonra 10 Mart- 22 Nisan 2011 tarihleri arasında İstanbul’da Depo’da sergilenen “Ateşin Düştüğü Yer” Sergisi 131 sanatçının katılımıyla gerçekleştirildi. Bir avuç dostla küçük bir kartopu olarak başlayan yolculuğumuz “Ateşin Düştüğü Yer” sergisi ve etkinliklerinde bir çığ gibi büyüyerek inanılmaz boyutta bir dayanışmaya dönüştü. Bu dayanışma ve emek TİHV için bir onur, 20 yıllık tarihinde alınmış en güzel armağanlardan biridir.

Yirminci yıl etkinlikleri, TİHV’in tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin bulunduğu Adana, Ankara, Diyarbakır, İstanbul ve İzmir’de de yaygınlaştırıldı.
2010 yılının başında çatışmasızlığın sona ermesi yaşam hakkı ihlallerinde neredeyse bir patlamaya neden oldu. 2010’da çatışmalarda 246 kişi yaşamını yitirdi, ki bu sayı 2009’da 138’di.

2010 yılında bir diğer önemli gelişme 12 Eylül 2010’da gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin oylandığı referandumdu. Referandum Türkiye geneli yayılan seçimler gibi diğer siyasî etkinliklerde olduğu üzre siyasî kutuplaşma yoğunlaştı; TİHV’in Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre, 2010 yılında toplumsal olaylara müdahaleler sırasında 2 kişi yaşamını yitirdi, 155 kişi yaralandı; gözaltına alınan 1907 kişiden 166’sı tutuklandı.

TİHV olarak yaşam hakkı ihlallerinden söz edince, özellikle belli bir türe vurgu yaptığımız muhakkaktır. Bu ülkede yaşayan her meslekten, her yaştan, her cinsten herkes, kolluk kuvvetlerinin şiddetinin potansiyel hedefi durumundadır. Yıllık raporlarımızda ele aldığımız yaşam hakkı ihlalleri, kişilerin “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülmesinden gözaltında ve cezaevinde “intiharlara” ya da şüpheli bir şekilde ölümlere kadar çok geniş bir spektrumda gerçekleşmektedir. Aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere, yaşam hakkı ihlalleri salt 2010 yılında karşılaşılan bir sorun değildir. Kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına bağlı olarak veya alıkonulma yerlerinde gerçekleşen ölümler, uzun yıllardır devam eden bir süreçtir. 41 kişi özgürlüklerinden alıkondukları yerlerde (6 kişi karakollarda, 35 kişi cezaevlerinde) yaşamlarını yitirdi.

31 Temmuz 2010 tarihinde Batman Hasankeyf İlçesi Demirlipınar Köyü civarında İnsan Hakları Derneği (İHD) Batman Şubesi eski Başkanları Sadi Özdemir ve Sedat Özevin (aynı zamanda Batman Barosu eski Başkanı) ile HEP Batman eski İl Başkanı Salih Özdemir ve Sofi Özdemir’in içerisinde bulundukları aracın mayına çarpması sonucu yaşamlarını yitirmeleri, insan hakları savunucuları olarak bizleri derinden üzmüştür.

İnsan hakları savunucuları gözaltına alınmakta ve uzun tutukluluk sürelerine maruz bırakılmaktadır.
Benzer bir şekilde işkence olgusu da gündemdeki yerini korudu. İşkenceyle mücadelede de engeller artmaktadır. 22 Aralık 2010’da “işkence hayvanî bir uygulama” diyerek işkenceyi eleştiren Mahmut Alınak’ın polislere hakaret ettiği iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca 14 ay 17 gün hapse mahkûm edilmesi ise siyasî iktidarın işkenceyle mücadelesindeki samimiyetsizliğini ortaya koymaktadır.

İşkence doğası gereği, yalnız işkence uygulanan kişiyi değil, tüm toplumu etkileyen bir sağlık sorunu olarak da karşımıza çıkmaktadır. İktidar ilişkilerinin somutlaştığı ve devletin sorumluluk alanındaki bir şiddet biçimi olan işkence eyleminde, ortaya çıkan fiziksel ve ruhsal örselenme kişi ile sınırlı kalmayıp, bu şiddet biçiminin varlığı toplumda da ciddi bir ruhsal örselenmeye neden olmaktadır.

Soruna sağlık perspektifi ile koruyucu hekimlik penceresinden bakmayı sürdürdüğümüzde; koruyucu hekimliğin olmazsa olmazı sorunu doğru ve bilimsel verilere dayanarak tanımlamaktır. Tüm özellikleri ile tanımlanan bir salgında, salgına yol açan etkeni yerinde bir tespit ile sınırlayabilir ve tümüyle ortadan kaldırabilirsiniz. Ülkemizde yaşanma sıklığına bakıldığında bir salgın olarak tanımlanabilecek işkence olgusu da, şiddet etkeni olarak doğru ve gerçek özellikleri ile tanımlanabildiğinde, bu etken ile mücadelede etkin yöntemler hızla gerçekleştirilebilir.

İşkencenin ve diğer insan hakları ihlallerinin önlenmesinde, toplumsal travma ile başa çıkma mekanizmalarının geliştirilmesinde sorumluluğun yalnız hekimlere ait olmadığı muhakkaktır. Saptanan etkenin toplumdan uzaklaştırılmasında hukukî süreçlerin çok büyük payı vardır. Toplumsal işbirliği de böylesi bir müdahaleyi gerektirmektedir.

Hastalık etkeni taşıyan suyun ilaçlanmadan içilmemesi gerektiğini biliyoruz. Hekimler suyun hastalık etkeni taşıdığını söyleme sorumluluğu taşımaktadır ama ilaçlamayı yapacak olanlar ve ilaçlanmamış ise o suyu kullanmamaları gerektiğini bilen, ilaçlanması için sorumlulara uyarıda bulunması gerekenler de süreçte yükü paylaşmalıdır.
İçtiğimiz suyun hep temiz olabilmesini, bir gün elbet hep birlikte o ateşi söndürebilmeyi umuyorum…